Ortadoğu’da devlet-dışı aktörlerin ortadan kaldırılması, yaklaşık çeyrek yüzyıldır bölgesel düzen tartışmalarının temel hedeflerinden biri olarak sunuluyor. ABD’nin Irak’ı işgalinden Arap ayaklanmalarına, IŞİD’e karşı yürütülen mücadeleden 7 Ekim 2023 sonrasında başlayan savaşlara kadar hemen her büyük kriz, devletin yeniden güçlendirilmesi ve silahlı yapıların tasfiye edilmesi gerektiği fikrini öne çıkardı

Bu yaklaşımın arkasında, devlet güçlenirse devlet-dışı aktörler zayıflar, merkezi kurumlar yeniden kurulursa parçalanmış egemenlik ortadan kalkar, düzenli ordular güvenliği sağlarsa devlet-dışı aktörlere ihtiyaç kalmaz gibi açık varsayımlar bulunuyor.
Fakat Ortadoğu’nun son yüz yıllık tarihi bunun tam tersini gösteriyor. Bölgedeki savaşlar devlet-dışı aktörleri ortadan kaldırmadığı gibi, onları dönüştürüyor, hibritleştiriyor ve yeni işlevlerle yeniden üretiyor.

Devlet-dışı aktörler zamanla siyasi partilere, yerel yönetimlere, ekonomik ağlara ve yarı-resmi güvenlik aygıtlarına dönüşebilir. Bazıları merkezi devletlerle çatışırken bazıları entegrasyonunu sağlayabilir. Bazıları dış güçlerin vekilleri olarak hareket ederken, bazıları varlık buldukları toplulukların gelecekleri adına altyapı ve sosyal hizmet sağlayarak işlevsel bir meşruiyet kazanabilir.

Bu sebeple, Ortadoğu’daki temel soru artık “devlet mi, devlet-dışı aktör mü?” gibi iki ayrı cevap veya karşıtlık içeren sorularla açıklanamaz. Asıl soru şudur: Devletler ve devlet-dışı aktörler nasıl bir uzlaşı zemininde dönüşerek ve entegrasyon sağlayarak ayakta kalabilirler? Ya da daha açık ifadeyle, devlet-dışı aktörler siyaset ve hukuk aracılığıyla devletleri içeriden dönüştürerek kalıcılaşabilecekler mi?

Devlet-dışı aktörler, vekil güçler ve enerji savaşı

Geçtiğimiz günlerde yayınlanan “Enerji yolları ortaklıkları askeri ittifaklara dönüşürken” başlıklı makalede, Ortadoğu’daki enerji yolları ortaklıklarının askeri ittifaklara dönüştüğü iddia edilmişti. IMEC örneğindeki gibi askeri ittifaklara dönüşen enerji yolları ortalıkları, aynı zamanda geniş bir bölgesel savaş riskinin yanı sıra Ortadoğu’nun geleceğinin nasıl şekilleneceğine dair de bir tartışmayı beraberinde getiriyor. 

Enerji yolları ortaklıklarının askeri ittifaklara dönüşümü üç eksende incelenmişti. Bunlardan biri İbrahimî Eksen etrafında şekillenen İsrail’in öncüsü olduğu ittifak, Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan’ın yürütücüsü olan askeri bir ittifakın ötesine geçmeyi amaçlayan birliktelik ve İran ile vekil güçlerinin oluşturduğu Direniş Ekseni.

Ortadoğu’da yaşanan savaşın en dikkat çekici yönlerinden biri enerji yolları üzerindeki mücadelede devlet-dışı aktörlerin merkezi rol üstlenmesidir. Husiler, Hizbullah ve benzeri yapılar, enerji akışını kesintiye uğratarak bölgesel ve küresel güçlere asimetrik baskı kuruyorlar. Özellikle Husilerin Bab el-Mendeb üzerindeki etkisi, onları küresel enerji sistemi içerisinde dikkate alınması gereken bir aktör haline getirdi.

Bu durum klasik ittifak mantığını kökten değiştiriyor. Artık devletler yalnızca devletlerle diplomasi yürütmüyor.Diplomasinin kapsamı vekil ağlarla da doğrudan veya dolaylı ilişki kurmak ve onları dengede tutmak için genişlemiş durumda.

Bu bağlamda enerji yollarını koruma sorunu konvansiyonel orduların ötesinde düzensiz güçlerle mücadeleyi de içeren çok katmanlı bir güvenlik problemi yaratıyor. İran ve vekil güçlerinin oluşturduğu “Direniş Ekseni”nin stratejisi, askeri zafer elde etmekten ziyade sürekli istikrarsızlık üretmeye dayanıyor.

Enerji yolları bu stratejinin merkezinde yer alıyor. Çünkü düşük yoğunluklu saldırılar, büyük güçleri doğrudan savaşa çekmeden baskı üretme kapasitesine sahip olduğu için enerji yolları artık yalnızca devletler arası rekabetin değil, çok katmanlı hibrit savaşların merkezi haline getirdi.

Devlet-dışı aktörlerin geçmişi ve bugünü

Geçtiğimiz aylarda yayınlanan “Ortadoğu’nun Geleceği, İdeolojinin Serencamı” başlıklı yazıda ise, Ortadoğu’daki ittifakların ideolojisizleşmeyi dayattığı, ancak özellikle devlet-dışı aktörler nezdinde ideolojinin kaçınılmaz olarak geri döneceği iddia edilmişti. 

Enerji ortaklıkları askeri ittifaklara dönüşürken, bu ittifaklar ideolojik bir temeli olmadan ilerliyor, ancak bu aynı zamanda ittifaklar içerisinde kırılganlık yaratıyor. Haliyle sürdürülemez görünüyor. Böylesi bir ortamda askeri ittifakları oluşturan yapıların devlet-dışı aktörlerle müzakere edebilecekleri birçok başlık bulunuyor.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika gibi devlet kurumlarının zayıfladığı bölgelerde egemenlik tamamen çökmemiş, ancak şekil değiştirmiştir. Devlet-dışı aktörler bu boşlukları doldurdular. Devlet-dışı aktörlerin ortaya çıktığı momentlere bakıldığı takdirde, bu çıkışların bölgede derin kırılmaların yaşandığı dönemlere denk düştüğü görülecektir.

Son 100 yıllık dönemde, devlet-dışı aktörlerin ortaya çıktığı dört moment bulunuyor: Bunlardan ilki, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağıldığı döneme denk düştü. Sykes-Picot Anlaşması’nın ardından, Irak, Suriye ve Arabistan coğrafyasında sınırları cetvelle çizilen yapay devletler ortaya çıktı.

Bu açıdan Arap devletleri, tamamlanmamış devlet projeleri olarak kuruldu. Tamamlama girişimleri ise kabilecilik, askeri baskı, petrol rantı ya da milliyetçilikle malul oldu. Ancak hiçbiri fayda etmedi, Avrupa’da “savaş devlet yaptı”ysa, Ortadoğu’da savaş ve şiddet devletleri güçlendirdi.

İkinci moment 1967’dir. İsrail ile Arap devletleri arasında yaşanan Altı Gün Savaşı, Arap devletlerinin yenilgisiyle birlikte Arap milliyetçiliğinin büyüsünü de kırdı. Adeed Dawisha’nın işaret ettiği gibi, Arap milliyetçiliği güçlü bir kimlik yarattı ancak bunu taşıyabilecek kurumsal altyapıyı oluşturamadı. O yüzden bir kez yenilince ideolojisi de çözüldü.

Bu çöküşle birlikte, İslamcılık için büyük bir alan açıldı. 1950’lerde ve 60’larda marjinal olan İslamcı hareketler, 1967’den sonra alternatif olmaya başladı. 1979’de İran’da gerçekleşen İran İslam Devrimi ise İslamcılara iktidar olabileceklerinin duygusunu verdi. Bu aşamadan sonra İran, Şii kimliğine rağmen mezhepsel farkı gözetmeden devrim ihraç etme arayışlarına başladı.

Üçüncü büyük moment 1979-2003 hattıdır. İran İslam Devrimi, Sovyetlerin Afganistan’a girişi, ardından ABD işgaliyle Irak’ta Saddam Hüseyin ve Baas iktidarının çözülmesi, bölgedeki devlet-dışı aktör evrenini kökten değiştirdi. İran burada sadece bir devrim devleti değil, aynı zamanda hibrit ağ kurucu devlet haline geldi.

Vali Nasr’ın işaret ettiği üzere, “ileri savunma” mantığı, doğrudan İran’ın askeri yayılımından ziyade, yerel nüfuslardan devşirilmiş, eğitim ve komutası Devrim Muhafızları Ordusu ve onun bir birimi olan, 2020’de Bağdat’ta öldürülene kadar Kasım Süleymani tarafından yönetilen Kudüs Gücü tarafından şekillenen milis ağlarına dayandı. Ama bunun da kökleri 1979 sonrası icat edilmedi. 

Arash Reisinezhad’ın gösterdiği gibi, Şah döneminde bile Başûr Kürtleri ve Lübnan Şiileri ile kurulan bağlar üzerinden bir büyük strateji olarak, “devlet-dışı aktör stratejisi” geliştirilmişti. Böylece Ortadoğu’da devlet-dışı aktör, artık yalnızca isyancı rolünde değil, dış politika aracı, bölgesel nüfuz düzenleyici ve alternatif güvenlik aktörü haline geldi.

Dördüncü büyük moment ise 2011’dir. Arap Baharı, Tunus’da bedenini ateşe veren Muhammed Buazizi’nin sembolleştiği şekliyle özgürlük, adalet ve haysiyet sloganlarıyla başladı. Ama çoğu yerde iki farklı sonuç üretti: Ya otoriter restorasyon ya da devlet çözülmesi.

Suriye, Irak, Yemen ve Libya’da şahit olunduğu üzere, devletin çöküşü Hizbullah, Haşdi Şabi, Husiler,YPG/SDG, El Kaide/Nusra, IŞİD ve başka yapılar savaşan, yöneten, vergi toplayan, sosyal hizmet sunan, dış güçlerle ilişki kurabilen hibrit aktörler olarak tarih sahnesine çıktılar. Bu yüzden, bugünün Ortadoğu’sunda “devlet mi, devlet-dışı aktör mü?” sorusu yetersizdir.

Asıl sorulması gereken soru şudur: Devletler hangi devlet-dışı aktörleri entegre ederek, hangi devlet-dışı aktörler ise hangi devletleri içeriden dönüştürerek ayakta kalabilecek?

Dağıtık otoriteler ve egemen eko-sistemler

Ortadoğu’daki yeni durumu ve bölgedeki değişen çoklu güç ilişkilerini anlamlandırmak için Anna Corsaro’nun “dağıtık otorite” ve “egemen eko-sistemler” kavramlarına başvurmak oldukça açıklayıcı bir çerçeve sunuyor.

Başkentlerdeki bakanlıklar ve diplomatik yapılar şeklen varlığını sürdürse de vergilendirme, altyapı yönetimi ve sınır kontrolü gibi siyasi otoriteyi oluşturan asıl pratik işlevler, Corsaro’nun tanımladığı biçimiyle, artık yerel komünler, belediyeler veya milis güçleri aracılığıyla yerine getiriliyor. Yerel yapılarla merkezi devletlerin ilişkileri düzenleme kapasitesi, “müzakere edilen otorite” biçimini somutlaştırıyor.

Yerel aktörlerin meşruiyeti ideolojik olmaktan ziyade resmi kurumların yetersiz kaldığı alanlarda düzen kurma ve koruma sağlama gibi işlevsel temellere dayanıyor. Bu durum, merkezi hükümetlerin geçici bir çöküş sürecinden ziyade, kendi içinde kalıcı ve müzakereye dayalı yeni bir iktidar alanına işaret ediyor. 

Devletin hiyerarşinin mutlak zirvesi olmaktan çıkıp geniş bir güç ağı içindeki düğümlerden biri haline geldiği bu sistemde otorite, resmi yetki alanlarından ziyade ekonomik akışlara ve bölgesel kontrole dayanıyor.

Dağıtık otorite kendisini en net şekilde coğrafi ve lojistik koridorlar üzerinde gösteriyor. Otorite, ticaret yolları, enerji hatları, göç yolları ve geçiş noktaları gibi stratejik koridorlar etrafında şekilleniyor. Bu koridorlar üzerindeki kontrol başlı başına bir egemenlik biçimi olarak işlev görüyor.

Yerel aktörler ekonomik akışları kendi lehine şekillendirerek kimin ticaret yapabileceğini veya o bölgede faaliyet gösterebileceğini belirleme gücünü elde ediyor. Dolayısıyla enerji koridorlarında veya lojistik yollarında yaşanan meseleler, sadece devletler arası bir konu değil, bu koridorları fiilen kontrol eden devlet-dışı aktörlerin egemenlik pratiklerinin bir sonucu.

Egemen eko-sistemler, küresel güçlerin bölgedeki angajman stratejilerini de derinden etkiliyor. ABD ve Batılı hükümetler, sistemi Weberci bir devlet perspektifinden okuyarak yetkinin sadece ulusal kurumlardan aşağı doğru aktığını varsaymaya devam ediyor. Bu da gerçekliği şekillendiren yerel aktörlerin gözden kaçırılmasına ve başarısız politikalara yol açıyor.

Buna karşı Türkiye, BAE, Rusya ve Çin gibi aktörler sadece kırılgan merkezi hükümetlere güvenmek yerine, bu egemenlik işlevlerini fiilen yerine getiren yerel ağlara ve aracılara nüfuz ederek bölgedeki etkinliklerini artırıyorlar. Bu tablo, diplomasinin ve müzakerenin gücünün sadece iddia edildiği gibi ulusal kurumlarda değil, fiilen uygulandığı koridorlarda yürütülmesi gerekliliğini ortaya koyuyor. 

Sonuç olarak, bölgedeki devlet-dışı aktörlerin varlığı ve sistemin mevcut yapısı geçici bir anomali değil. Aksine Ortadoğu’nun tarihsel baskı ve direniş döngüsünün, dış müdahalelerin ve devlet ile toplum arasındaki meşruiyet açıklarının, tamamlanmamış ulus-devlet projelerinin doğal bir sonucu. 

Geçmişten bugüne yaşanan tarihsel kırılmalar, devlet-dışı aktörleri ortadan kaldırmadığı gibi, aksine onları hibritleştirerek, yani mücadele ve müzakere diyalektiğini kurmalarına alan açarak diplomatik aracı, güvenlik şeridi ve yönetişim mekanizmaları haline getirdi.

Enerji ortaklıklarının askeri ittifaklara dönüşme sürecinde Ortadoğu’nun geleceği klasik anlamda hangi egemen devletin mutlak üstünlük kuracağıyla değil, hangi devletin dağıtık otorite ağlarını, milis güçleri ve hibrit formları kendi sistemi içine entegre ederek ayakta kalabileceğiyle şekillenecek.

 

Yararlanılan kaynaklar:

Arash Reisinezhad (2019), “The Shah of Iran, the Iraqi Kurds, and the Lebanese Shia”.

Adid Davişa (2004), “Arap Milliyetçiliği: Zaferden Umutsuzluğa”, Literatür Yayınları.

Anna Corsaro, “SovereignEcosystems: How Distributed Authority Is Rewiring Global Order”, https://www.geopoliticalmonitor.com/sovereign-ecosystems-how-distributed-authority-is-rewiring-global-order/

Umud Shokri, “Chokepoints of power: Hormuz, Bab el-Mandeb, andthenewcorridorwars”, https://www.middleeastmonitor.com/20260715-chokepoints-of-power-hormuz-bab-el-mandeb-and-the-new-corridor-wars/

Vali Nasr (2025), “İran’ın Grand Stratejisi: Siyasal Bir Tarih”, Kadim Yayınları.