Orta Doğu’nun tarihsellik arz eden ticaret yolları, esasında, tek başına ekonomik ilişkiler ekseninde gelişmedi. Bu yollar, uluslararası sistemdeki güç ilişkilerinin temelini de oluşturdular. Ticaret yollarına hakim olanlar, aynı zamanda bölgesel olarak güç olma durumunu/iddiasını da sahiplendiler. Bu durum günümüze kadar varlığını sürdürdü, fakat bir farkla, artık ticaret yolları yerini enerji yollarına bırakıyor.
7 Ekim 2023’te Filistinli grupların düzenlediği Aksa Tufanı Operasyonu bölgesel ve küresel güç ilişkilerinde yeni fay hatları yarattığı gibi, ticaret ve enerji yolları açısından da bir dönüşüme sebep oldu. 28 Şubat 2026’dan bu yana yaşanan İran-Amerika/İsrail Savaşı bağlamında ortaya çıkan son durum ise bu yolların askeri ittifakların kurucu unsuru haline geldiğini gösteriyor.
Farklı bir deyişle, enerji yolları üzerindeki rekabet sadece ekonomik düzlemde ilerlemiyor, aynı zamanda askeri ittifaklar ve silahlanma yarışına zemin oluşturuyor. Hürmüz Boğazı, Bab el-Mendeb ve Doğu Akdeniz gibi kritik geçiş noktaları etrafında şekillenen güvenlik mimarisi, enerji akışını koruma ihtiyacını klasik askeri ittifak mantığıyla birleştiriyor.
Ancak burada bir istisna hali söz konusudur. 7 Ekim sonrası devlet-dışı aktörlerin nasıl bir dönüşüm geçireceği ya da varlıklarını nasıl sürdürebilecekleri sıkça tartışılan konulardan biri olmuş durumda. Koridorlar özelindeki dönüşüm, Orta Doğu’nun geleceğini ve enerji piyasalarını, jeo-ekonomik ve askeri bloklaşmalar sürecini, devlet-dışı aktörleri de kapsayarak yeniden şekillendiriyor.
Diğer bir deyişle, enerji koridorları ve ticaret yolları askeri cephelere dönüşürken bu rotalar üzerinde bulunan devlet-dışı aktörler de konjonktüre göre dönüşerek varlıklarını sürdürmek ile tasfiye olmak gibi iki uç seçeneğin ortasında duruyor.
Enerji koridorlarından bloklaşmaya
Orta Doğu’yu merkeze alan enerji projeleri artık askeri ittifaklar yaratarak ilerliyor ve bu da yeni bloklaşmalara yol açıyor. IMEC örneğindeki gibi enerji yolu ortaklıkları askeri ittifaklara dönüşüyor. Bu çerçevede Orta Doğu’da üç ana bloklaşma eğiliminin ortaya çıktığını söylemek mümkün:
İsrail merkezli eksen, Birleşik Arap Emirlikleri, Hindistan ve Doğu Akdeniz’deki Yunanistan ve Güney Kıbrıs’la birlikte enerji koridorlarını güvence altına alma ve İran eksenini dengeleme amacı taşıyor. Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru olarak bilinen IMEC projesi, bu eksenin ortak zemini olarak öne çıkıyor.
IMEC yalnızca limanları ve demiryollarını birbirine bağlayan ekonomik bir proje değil. Koridorun işler hale gelmesi, İsrail limanlarının güvenliğini, Körfez ülkelerindeki altyapının korunmasını, deniz yollarının açık tutulmasını ve İran bağlantılı aktörlerinin baskısının sınırlandırılmasını gerektirir. Böyle ekonomik koridor, kendisini koruyacak askeri ve diplomatik ittifakı da beraberinde getirir.
7 Ekim sonrasında kendisini Sparta modeliyle savaşçı bir devlet olarak organize eden İsrail, dünyanın en kalabalık nüfuslarından biri olan Hindistan, Körfez sermayesinin önemli bileşenlerinden BAE ve NATO üyesi olan Yunanistan bu ittifakın önemli bileşenleri.
Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır, Katar ve Pakistan hattında gelişen yapı ise enerji güvenliği, diplomasi ve askeri işbirliğini birleştiren çok yönlü bir blok olarak ortaya çıkıyor. Aynı zamanda bu yapı kolektif savunma mantığını ön plana koyuyor. Bu yapı henüz resmen ilan edilmemiş ve kurumsal bir hüviyete kavuşmamış olsa da, savunma sanayii, askeri eğitim, enerji güvenliği ve diplomatik koordinasyon alanlarında geliştirdikleri ilişkiler dikkate değer. Türkiye’nin askeri ve teknolojik kapasitesi, Suudi Arabistan’ın mali gücü, Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı, Mısır’ın jeopolitik konumu ve Katar’ın diplomatik kapasitesi, bu eksenin potansiyelini yansıtıyor.
Bu yapı sadece İran’a veya İsrail’e karşı kurulmuş bir ittifak olarak görülmemeli. Daha geniş anlamıyla Körfez, Doğu Akdeniz, Kızıldeniz ve Güney Asya’daki enerji ve ticaret yollarının korunmasına yönelik çok yönlü bir güvenlik ortaklığı olarak öne çıkıyor. Kolektif savunma fikrinin giderek daha sık gündeme gelmesi, enerji işbirliklerinin zamanla askeri yükümlülüklere dönüşebileceğini gösteriyor. II. Abdülhamid döneminde yapılan Hicaz Demiryolu Projesi’nin günümüzde Hürmüz Boğazı’na alternatif olarak yeniden öne çıkması bu birlikteliğin niteliğine dair fikir veriyor.
İran merkezli yapı, Husiler, Hizbullah ve Irak’taki Şii milis grupları gibi devlet-dışı aktörler üzerinden enerji yollarına baskı kuran, bu sayede İran’ın küresel arenadan dışlanmasına karşılık onun entegre edilmesi için müzakere alanları yaratmaya çalışan ve geniş bir coğrafyaya yayılan bir caydırıcılık üretme üzerine kurgulandı.
28 Şubat’ta başlayan savaşta İran’ın temel stratejisi, enerji yollarını sürekli olarak kapatmak yerine gerektiğinde kesintiye uğratabileceği ve bu sayede Körfez ülkelerini krize sürükleyebileceği, dolayısıyla Körfez ülkelerinin ABD ve İsrail üzerinde baskı yaratabileceği şekilde gelişti.
Böylelikle İran’ın enerji akışını tehdit edebilme kapasitesi, İran açısından yalnızca askeri özellikler barındırmayan diplomatik bir araç haline geldi. Tahran küresel sistemden bütünüyle dışlanması halinde enerji piyasalarının ve ticaret yollarının istikrarlı bir şekilde çalışamayacağı mesajını güçlü şekilde verdi.
Bu üç yapı, klasik ittifaklardan farklı olarak sadece coğrafi sınırlar üzerinden tanımlanmıyor, aksine enerji yolları ve lojistik koridorları üzerinden şekilleniyor. Aynı zamanda sadece askeri değil, enerji, teknoloji ve ticaret boyutlarını içeren birden fazla alana yayılan programlar öneriyor.
Bu ittifaklar, İran ve vekil güçleri harici, ideolojik olmayan perspektif ile bir aradalık kuruyor. Çıkar temelli bu ittifaklar, Orta Doğu’da 7 Ekim 2023’ten bu yana yaşanan sarsılmalara karşılık sadece bir geçiş dönemine denk düşüyor.
Koridorların savaş alanlarına dönüşmesi
Hürmüz Boğazı ve Bab el-Mendeb (Kızıldeniz) gibi tedarik zincirleri açısından önem arz eden geçitler, küresel enerji akışının kritik düğüm noktalarıdır. Ancak yaşanan savaş bu noktaların artık sadece ticari bir risk oluşturmadığını gösterdi. Bu geçitlerin askeri stratejiler ile iç içe geçerek bir zorlayıcı diplomasi aracı olarak kullanılabileceğini ortaya çıkardı.
İran’ın Hürmüz’deki ablukası ve Husilerin Bab el-Mendeb’i tehdit etmesi enerji yollarının artık kontrol edilmesi gereken ekonomik alanlar olmadığını, aynı zamanda savunulması gereken askeri cepheler olduğunu gösterdi.
Bu açıdan akla gelen en somut örneklerden biri olarak, Yemenli Husilerin Kızıldeniz’de gemi trafiğini hedef alması, enerji akışını sekteye uğratan askeri bir araç haline gelmiş durumda. Haliyle daha geniş bir stratejinin parçası olarak enerji yollarının artık doğrudan bir savaş ve müzakere alanı olarak kullanıldığını ortaya koyuyor. Bu durum aynı zamanda caydırıcılık unsuru taşıyor.
Bu dönüşümün en önemli sonucu enerji akışının artık bir piyasa meselesi olmaktan çıkıp bir güvenlik meselesine dönüşmesidir. Petrol ve doğalgaz taşımacılığı, askeri koruma olmadan sürdürülemez hale gelmiş durumda. Dünya petrol ticaretinin %20’lik hacmine sahip Hürmüz ile küresel ticaretin %12’sinin geçtiği güzergah olan Bab el-Mendeb gibi noktalar fiilen cephe hattına dönüştü. Sonuç olarak, enerji akışındaki kesintiler bölgesel ve küresel ölçekte de siyasi baskı üretiyor.
Bu durum enerji yollarını koruma meselesini doğrudan askeri ittifakların konusu haline getiriyor. Enerji arzındaki kesintiler, sigorta sistemlerinden lojistik zincirlere ve finansal akışlara kadar tüm küresel düzeni etkileyen domino etkisi yaratıyor. Böylece enerji güvenliği ile askeri güvenlik arasındaki ayrım ortadan kalkıyor.
Enerji ve ittifak döngüsü
Orta Doğu’nun geleceği enerji yolları ile askeri ittifaklar arasındaki bu yeni ilişkinin nasıl evrileceğine bağlı.
İlk senaryoda, enerji koridorlarının İsrail’in İbrahim Anlaşmalarıyla oluşturmaya çalıştığı gibi askeri ittifaklarla korunmasıyla, NATO benzeri bölgesel yapılar ve alternatif güvenlik organizasyonlarını ortaya çıkarabilir. Özellikle Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır ve Pakistan’ın bu minvalde kurguladıkları birliktelik, İsrail ekseninin karşısında dengeleyici bir faktör olarak öne çıkıyor.
İkinci senaryoda, enerji yollarının sürekli tehdit altında olduğu maliyetlerin kalıcı olarak yükseldiği ve bölgenin düşük yoğunluklu savaş alanına dönüştüğü kırılgan bir denge ve istikrarsızlık dönemi oluşabilir.
Üçüncü senaryoda ise Hürmüz ve Bab el-Mendeb gibi kritik noktaların eş zamanlı kapanmasıyla küresel enerji akışı tamamen kesilir ve Orta Doğu’da, büyük güçlerin doğrudan savaşa tutuştuğu büyük bir kıyamet savaşına kapı aralanabilir.
Orta Doğu artık yalnızca enerji rezervleri üzerinden önem taşımıyor. Bölgedeki ilişkiler aynı zamanda enerji yolları üzerinden karmaşık ittifakların yaşandığı bir tür düğüme dönüşmüş durumda. Enerji yolları ile askeri ittifaklar arasındaki ilişki enerji akışını kontrol eden aktörlerin askeri ve siyasi düzeni de belirlediği bir alana dönüşebilir.
Bu nedenle devletler açısından bölgenin geleceği ideolojik bloklardan ziyade enerji koridorları, askeri koruma kapasitesi ve çok taraflı ittifak ağlarının kesişiminde şekillenecek gibi görünüyor.
Son kertede Orta Doğu, klasik devletler arası rekabet alanından çıkıp enerji, lojistik ve güvenliğin iç içe geçtiği karmaşık bir ittifaklar sistemine doğru ilerliyor. Bu sistemde belirleyici unsur askeri güçten ziyade enerji akışını sürdürebilme, krizleri absorbe edebilme ve ittifakları esnek biçimde yönetebilme kapasitesi olacaktır.
Yararlanılan kaynaklar:
Ahmed Alimi, “New Quartet Emerges as Potential Mediator in Iran Conflict”, https://alhurra.com/en/17686
Anton Marsadov & Igor Subbotin, “At the Dawn of a New Strategic Axis: How the Conflict with Iran Is Reshaping Regional Alliances”, https://russiancouncil.ru/en/analytics-and-comments/analytics/at-the-dawn-of-a-new-strategic-axis-how-the-conflict-with-iran-is-reshaping-regional-alliances/
Cauvery Ganapathy, “Hormuz and the Export of Chaos into Global Supply Chains”, https://orfme.org/expert-speak/hormuz-and-the-export-of-chaos-into-global-supply-chains/
Ebtesam Al-Ketbi, “How the Confrontation with Iran Is Redefining Power and the Regional Order”, https://epc.ae/en/details/scenario/how-the-confrontation-with-iran-is-redefining-power-and-the-regional-order
Karen E. Young, “A Post-American Persian Gulf?”, https://www.foreignaffairs.com/iran/post-american-persian-gulf
Mahdi Ghuloom & Cauvery Ganapathy, “The Dilemma in Safeguarding the Strait of Hormuz”, https://orfme.org/expert-speak/the-dilemma-in-safeguarding-the-strait-of-hormuz/
Paul Iddon, “The Houthis have entered the Iran war. What could happen next?”, https://www.newarab.com/analysis/houthis-have-entered-iran-war-what-could-happen-next
Karen E. Young, “A Post-American Persian Gulf?”, https://www.foreignaffairs.com/iran/post-american-persian-gulf
Hani Hazaimeh, “Preparing for the post-Iran war era”, https://www.arabnews.com/node/2638540
Bu yazıya henüz onaylanmış yorum eklenmedi.