Cahit Sıtkı Tarancı bu toprakların namuslu, dürüst, kalemi bir taraftan melankoli kokan ama öbür taraftan da yaşam dolu olan önemli bir Kürt şairiydi. Yaşadığı topraklarda şahit olduğu eşitsizliklerin, adaletsizliklerin ve “kardeş kavgalarının”, yani zulümlerin yüreğini gün be gün kemirmesine dayanamamış olacak ki bir güzide olarak güzel bir şiirle eşitlik, barış ve kardeşlik dolu hasretini/ütopyasını “Memleket İsterim” şiiriyle dile dökmüş:
“…Memleket isterim
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun…”
Barış Düşü ve Siyaseti
Kardeş kavgasına bir nihayetin olması dileğini bu memlekette en çok barışsever ve demokratik halklar ve “kardeş kavgasının” memleketin başına büyük dertler açtığını ve açacağını önceden gören veya kendi iktidarı tehlikeye düştüğünde yeni fark eden zevatlar, partiler, dernekler vb. birçok kişi ve siyasal oluşum paylaşmaktadır. Çoğu kişi farklı noktalardan aynı yöne bakmakta ve farklı barış düşleri kurmaktadır. Ama bu dünyada bir şeyi sadece dilemenin veya düşlemenin onu gerçekleştirmeye yetmeyeceğini aklı selim olan herkes artık biliyor. O zaman ya bir mucizenin gerçekleşmesini bekleyeceğiz ya da harekete geçeceğiz. Mucize kudretine sahip bir beşerden söz etmenin mümkün ve de kurbanlık koyun gibi boynumuzu uzatıp beklemenin de pek akıllıca bir davranış olmadığı hesaba katılırsa “eyleme geçmenin” doğru bir seçenek olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Peki “eyleme geçmekten” kastımız nedir? Cevap basit: Siyaset yapmak. Daha da net konuşacak olursak, Demokratik Siyaset yapmak. Siyasal faaliyetler dileklerimizin, özlem duyduğumuz, hasret kaldığımız eşitlikçi, özgürlükçü ve adil toplumsal yaşam ilişkilerinin ve biçimlerinin gerçekleşmesine yönelik uygun öznel ve nesnel koşulların oluşturulmasına, yaratılmasına hizmet eder. Siyaset bir anlamda düşleri gerçek kılmanın önündeki maddi ve düşünsel bariyerleri akla dayalı pratiklerle aşma faaliyetidir. Dolayısıyla “barış düşünü” eylem üretmeyen “naif bir arzu” olmaktan çıkartılması için politikleştirilmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Barışın nesnelolarakgerçek bir olasılık olmaktan çıkartılması, yani toplumsal hayatlarımıza olumlu bir etkide bulunacak şekilde maddileştirilmesi için siyasetin “toplumsal barışa güdümlü eylem”i açığa çıkarması gerekir[1]. Maddenin bağrında saklı olan potansiyelin açığa çıkarılması ancak bu şekilde mümkün olacaktır. Özcesi, somut bir barış düşüne ve bu düşü gerçekleştirmek için mücadelenin seyrine göre dinamik olan strateji ve taktikler aracılığıyla yürütülecek bir barış siyasetine ve bu siyasete eşlik edecek demokratik ittifak güçlerine ihtiyacımız var. Ve elbette ki savaşın mağdurları olan ezilenlerin oluşturduğu bir kolektif iradenin, siyasal öznenin (barışın öznesi) inşasına ihtiyacımız vardır.
Hiçbir siyasi örgüt kendisini ve taleplerini siyasal alandaki diğer politik öznelerden ve taleplerden yalıtarak veya izole ederek hedeflerine ulaşamaz ve daha da önemlisi hegemonikleşemez. Küçük bir sınıfın ve zümrenin tekeline aldığı siyasi iktidarı toplumsal çıkarlar doğrultusunda harekete geçmeye zorlayamaz. Dolayısıyla her politik talebin diğer toplumsal taleplerle ve diğer toplumsal muhalefet güçleriyle ilgi ve alakasının bir terzinin mahareti ve zarafetiyle nakış işler gibi işlenmesi ve ortaya koyulması gerekir. Bu bağlamda, 40 yılı aşkın süredir devam eden savaş durumunun toplumun diğer sorunlarıyla (ki en başta kadın, sınıf, demokrasi ve ekoloji sorunları gelmektedir) olan organik ilişkisi “organik aydınlar” tarafından kurulmalı ve barış süreci asla ama asla diğer toplumsal sorunlardan izole edilerek ele alınmamalıdır. Buna mukabil olarak da “barış siyaseti” belli bir sınıfın, siyasi ve bürokratik elitin tekeline bırakılmamalı ve himayesine asla terk edilmemelidir. Bu kuzuyu kurda teslim etmek olacaktır. Eğer barış siyaseti bu şekilde yürütülüyorsa (ki çok uzun zamandır bu şekilde yürütülüyor) buna müdahale etmeli ve barışı savaş koşullarında dahi kendi geleceğini ve çıkarlarını garanti altına almış olan siyasal elitlerin değil gerek maddi gerekse de manevi açıdan savaşın ceremesini çeken HALKLARIN güvenli ellerine emanet etmek için var gücümüzle çalışmamız gerekmektedir. Çünkü barış siyaseti hem geçmişimizi hem bugünümüzü hem de yarınımızı ilgilendiren bir meseledir. Onurlu bir barış olması için savaşta yaşamını yitirmiş olan her bir canın” ruhunu şad edecek” şekilde geçmişle yüzleşilmesi ve bunun için de hakikat komisyonları türünden adalet mekanizmalarının devreye sokulması gerekir. Bizlerin ise toplumsal psikolojimizin düzelmesi gerekmektedir.Savaş sürerken yüreği her ölüm haberiyle dağlanan ve bu ölümleri durduramamış olmanın sorumluluğu altında gün be gün ezilerek yaşamı kaçıran bizlerin tekrar “yaşama hakkı”nı kazanmamız gerektiği için ilgilendiriyor. Halkın çocuklarını, geleceğini de savaş koşullarında değil demokratik mücadele koşullarında ve zemininde siyaset yapabilmenin potansiyelini, olanak ve imkanlarını kendi içinde barındırdığı ölçüde ilgilendirmektedir. Dolayısıyla savaş devam ettikçe halkın hem geçmişi hem bugünü hem de yarını çalınmaktadır ve sorunun mağduru kimse, öznesi de o olmalıdır. Bu yüzden halkın siyaset arenasına yerelden inşa ederek oluşturduğu “kolektif iradenin” öncülüğünde ve beraberinde katılmasını sağlayacak bir barış siyasetine ihtiyaç vardır.
Ayrıca, barış siyasetini/sürecini sadece Türkiye’nin bir iç-meselesi olarak görüp “kısa vadeli” bir siyaset olarak kavramak yerine, yerel ölçekte vekil güçler arasında süren savaşların büyük ve orta ölçekli emperyal-vekil devletler/güçler arasındaki küresel savaşlara doğru kayma eğilimi gösterdiğini hesaba katarak, bu meseleye “uzun vadeli” ve ulusal/yerel sorunun evrensel soruna bağlandığı bir siyaset olarak da yaklaşmak gerekmektedir. Bu anlamda bugünkü barış sürecini sadece devlet ile Kürtlerin barışıyla sınırlandırmak yerine, bu zemini ulusal/yerel sınırlarının ötesine taşırarak bölgesel ve küresel bir barış hareketi yaratmaya yönelik bir zemin olarak da kurmak gerektiğini kendimize, biz sosyalistlere, enternasyonalistlere ve demokrat olanlara hatırlatmış olalım.
Barış Siyasetinin Omurgası Olarak Ezilenlerin Organik Aydınları ve Ismarlanan Aydınlar
Türkiye ölçeğinde ve Kürt sorunu bağlamında bu zeminin oluşmasına akademik dilde “barışın toplumsallaştırılması” diyoruz ve barışın toplumsallaşması için gereken en önemli siyasi “mekanizmalardan” biri de aydınlardır. Burada elbette “aydın” kavramını fildişi kulesine kapanıp kâğıt-kalemle iştigal edenler olarak tanımlamıyoruz. Gramsci’ye referansla aydın kavramının anlamını biraz genişleterek, politikleştirerek ve onu radikalize ederek şu şekilde kullanıyoruz; belli bir dünya görüşüne sahip olan ve bu görüş doğrultusunda yaşama bireysel, kurumsal ve sistemsel düzeylerde yön vermeye, etki etmeye çalışan ve etki ettiği ölçüde de teorisini/düşüncesini tekrar önüne koyarak elden geçiren ve geliştiren insanlar[2]. Özcesi, aydın, “düşünce güdümlü eylem”de bulunan insandır ve barışın toplumsallaştırılması açısından elzemdir.
“Düşünce güdümlü eylem” diye çevirebileceğimiz “praksis”, aydının (pratik siyaset bağlamında tekabül ettiği şeyin siyasal kadro olduğunu söyleyebiliriz) temel belirleyici karakteridir. Ezilenlerin bu tür “organik aydınları”, “devşirme” veya “ısmarlama” usulüyle oluşturulmaz, oluşturulamazlar. Eğer bu şekilde oluşturulurlarsa bunlar organik değil suni aydınlar olacaktır, yani ezilenlerin çıkarını değil kendi bireysel çıkarlarını esas alarak kalemini oynatan ve bu doğrultuda harekete geçen, toplumsal alanda faaliyet yürüten kişiler olacaktır. Ve işler ters gittiğinde hemen yerini ve yönünü değiştirmek suretiyle sırra kadem basacaklardır. Ezilenlerin aydınlarının “hamurunu” organik kılan şeyin onların ezilenlerle kurduğu dolayımsız bağ/ilişki olduğunu bilmek ve bunun ne kadar önemli olduğunu unutmamak gerekir. Eğer bu ilişki/bağ verili değilse, yani kişi bunun içine doğmamışsa ve hamuru bu “öz”le yoğrulmamışsa, bu ilişkinin kurulması aşamasında ve sonrasında pratikler neticesinde kazanılan deneyimlerin aydınların toplumsal meselelere eleştirel bakabilmesine ve bu meseleleri halkın felsefesiyle, yani düşünce biçimiyle, teorize ederek, dile getirerek aşağıdan doğru farklı sınıf ve kimlikleri birbirine eklemlemesine ne kadar büyük katkı sunduğunu hatırlamak gerekir. Gramsci’nin neredeyse bir asır önce “aydın” meselesine dair yaptığı tartışmanın belli bir hegemonik merkeze (yani gelişmiş bir sivil toplum alanına) sahip olan toplumlarda karşı-hegemonyanın ve dolayısıyla yeni bir toplumun etik-düşünsel yapısının inşasında ne kadar önemli ve gerekli olduğunu hatırlayalım. Dolayısıyla, demokratik ve onurlu bir toplumsal barış için elzem olan aydınların yeni bir toplumsal düzenin inşasındaki kilit rolünü ve “ısmarlanamaz” oluşlarını heybemizde tutalım.
Barış Akademisyenleri bu memleketin tarihinde toplumsal barış için bedel ödemeyi göze alarak on yıl önce çok önemli ve kıymetli bir adım attılar. “Suni aydınların” aksine, savaşın ortasında onurlu bir bildiri[3] (Bu Suça Ortak Olmayacağız) yayınlayıp tarafları barışa davet ettiler ve kalemlerini memleketin sürüklendiği şiddet sarmalından çıkmasını sağlamak üzere örgütleyerek eyleme koştular. Örgütlülükleri önemliydi ve Kürt sorununun savaş yerine diyalog ve müzakere ile çözülmesi için aktörleri masaya geri dönemeye davet eden bir çağrıydı. O dönemki siyasal baskının, kriminalizasyonun ve algı operasyonlarının yarattığı ağır koşullardan kaynaklı olarak seslerini çok fazla duyan olmadı. Toplumsal destek bulmakta zorlandılar. Bu yüzden barışta ısrar eden bu siyasi irade dönemin ağırlaştırılmış siyasal koşullarından kaynaklı olarak büyütülemedi ve kapsayıcı bir Barış Hareketine dönüştürülemedi. Fakat “yer demir gök bakır” şartlarda ortaya çıkmış olan ve geri adım atmayan bu “barış iradesi” her dönemin savaşa karşı olan direniş ruhuyla karışarak bir nüve halinde etrafta dolaşmakta ve belki içinde bulunduğumuz bu süreç eğer doğru bir barış siyaseti izlenirse o nüvenin gelişerek toplumsal bir bedene kavuşmasına ve onurlu bir toplumsal barışın yolunun açılmasına vesile olabilir.
Yakın zamanda “aydınların” sürece yaklaşımı İmralı Heyeti üyesi Faik Özgür Erol tarafından sorunsallaştırıldı[4] ve sonrasında da bazı mecralarda Erol’un sözleri üzerine iyi veya art niyetli bir şekilde çokça konuşuldu, tartışıldı, yazılıp çizildi. Eğer yukarıda tanımını yaptığımız türden bir (ezilenlerin) aydın sınıfının “devşirme” veya “ısmarlama” usulüyle oluşturulamayacağı, aksine büyük emek ve çaba sonucunda bu tür “kadro”ların oluşturulabileceği hesaba katılırsa siyasetin böyle bir sınıfı “talep etmek” yerine “inşa etmesinin” ne kadar anlamlı, gerekli ve doğru olduğu görülecektir. Kürt hareketi “adanmış kadrolar/aydınlar” yetiştirme konusunda rüştünü ispat etmiş bir harekettir ama görünen o ki son on yılda deneyimlenen ağır siyasi baskı DEM Parti’nin binlerce kadrosunun, aydınının, ya sürgüne çıkmasına ya da tutsak edilmesine neden olduğu için ve devlet de DEM Parti ve öncüllerinin toplumla olan organik bağını zayıflatmaya yönelik baskı veizolasyon politikaları[5] izlediği[6] için Hareketin bu yetkinliğinde belli bir düzeyde körelme ve gerileme meydana gelmiştir. 2013-2015 dönemindeki kadar tabanda ve Türkiye toplumunda etkili olamamanın kendisinin böyle bir “tespite” neden olduğunu söyleyebiliriz. Buna ek olarak, “bu kadar ağır acılara yol açmış bir savaş ortamını sona erdirme çabası” olarak bu barış fırsatını yitirme kaygısı duyduğundan ötürü olsa gerek Özgür Faik Erol sitemkâr bir dille kimleri kastettiği belli olmayan davetkar bir tespitte bulundu.
İktidar pozisyonunda olmayan F. Özgür Erol’un bu iyi niyetli ama muğlak açıklamasını bir tarafa bırakalım ve “aydın” meselesine dair küçük de olsa iktidar cephesine bakalım. Birkaç gün önce YÖK Başkanı tarafından üniversitelere barış sürecini farklı boyutlarıyla ele alan “akademik” çalışmalar yapmaları yönünde bir yazı gönderildi[7]. Bu yeni bir gelişme değildi çünkü öncesinde Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla “Kardeşlik” konulu bir Cuma hutbesi yayınlanmıştı[8] ve ardından da MEB okullardan “millî birlik, toplumsal bütünleşme ve ‘kardeşlik hukuku’ temalı etkinlikler düzenlenmesini” istemişti[9]. Devletin bu tür girişimlerin henüz içeriğinin ne olduğunu ve pratiğinin nasıl olacağını bilmiyoruz. Ama rejimin sahip olduğu karakterden ötürü eğilimin hangi yönde olacağını tahmin edebiliyoruz. Ayrıca bu tür “siparişlerin” halkın değil iktidarın organik aydınlarına yapıldığını tahmin edebiliriz. Çünkü zamanında onurlu bir şekilde barışa sahip çıkan Barış Akademisyenlerinin hukuki durumu ortadadır. İktidar sahipleri “aydınlara” kendi bulundukları ideolojik-politik pozisyondan süreci anlatmaları için “çağrıda” bulunmakta ve genelge göndermektedir. Ama bu adımlarında eğer samimiyseler ve “onurlu bir toplumsal barışı” hedefliyorlarsa, bu çağrının toplumun farklı kesimleri tarafından sahiplenilmesi için atılması gereken ilk adımın Barış Akademisyenlerinin görevlerine iade edilmesi olduğu gün gibi ortadadır. Aksi durumda bu genelge ve çağrılarla ortaya çıkacak çalışmaları, döşenen taşları, “toplumsal barışa” giden bir yol olmaktan ziyade aslında daha anti-demokratik bir siyasal rejime giden yolu ören “efsunlu taşlar” olarak düşünmek yerinde olacaktır.
Kürt Hareketinin Organik Aydınları
Yazının başında Gramsci’ye referansla “aydın” tanımını genişlettiğimizi ifade etmiştik ve aydınların ısmarlama ya da sipariş usulüyle oluşmayacağını, aksine aydınların yetiştirilmesi ve yaratılması gerektiğini belirtmiştik. Bu doğrultuda Kürt Hareket’inin neden bu dönem önceki barış sürecine nazaran yeterli toplumsal hareketliliği sağlayamadığını aydın/kadro bağlamında işaret etmiştik. Kürt hareketini son on yıldaki ağırlaştırılmış siyasal koşullara rağmen ayakta tutmayı başaran önemli etkenlerden birisi de aydınlarının/kadrolarının özverili, adanmış ve davalarına bağlı yapısıdır. Bugüne kadar tutuklama ya da yargılamalardan kaynaklı hiçbir HDP’li ya da DEM Partilinin iktidarla uzlaşıp saf değiştirdiğine tanık olmadık. Bu “bedel ödemeyi göze alan” niteliklerinin yanı sıra kadroların halkla kurmuş oldukları organik ilişki de devletin 2014 MGK’sından sonra devreye soktuğu “çöktürme planı”na[10][11] rağmen Kürt hareketinin hem kadro hem de kitle tabanının bütünlüğünü koruyarak bugünlere ulaşmasında önemli rol oynamıştır. Ne AKP ne de ondan önceki iktidarlar döneminde yürütülen kapatma davaları, gözaltı ve tutuklama serileri, faili meçhul cinayetler, kaybetmeler ya da verilen yüzlerce yıllık cezalar legal Kürt siyasetini parçalamaya, dağıtmaya ve halktan bütünüyle koparmaya yetmedi. Kürt siyasetçiler ve ittifak halindeki yoldaşları bu zorlu süreçlerde bedel ödemeyi göze alırken, siyasi partileri de büyük ölçüde doğru taktik ve stratejilerle bu baskıcı ve izole edici politikaları halkın kolektif iradesi olarak göğüslemeyi ve belli bir ölçüde soğurmayı becerebildi. Böylece legal Kürt hareketi Türkiye siyasetinde kendisini kilit öneme sahip bir noktaya ulaştırmayı (özellikle 2019 ve 2023 yerel ve genel seçimleri) başardı.
Bugün Hareket’in kadrolarında bu adanmış ve özverili tutum çok büyük ölçüde hala devam etmektedir ama tabanda bu düzeyde bir kadro/aydın tipinin yetiştirilmesi son on yıllık süreçte zaman zaman akamete uğramış ve büyük ölçüde gerilemiş durumdadır. Halkla kurulacak ilişkilerde gerekli olan dil, üslup ve tarz becerisi, inisiyatif alıp toplumsal sorunları çözme ve tabanda etik-düşünsel liderlik pozisyonuna ulaşma yetkinliği belli bir düzeyde zayıflamıştır. Kürt hareketinin süreci toplumsallaştırmakta zorlanmasının nedenlerinden birinin sanırım bu olduğunu söyleyebiliriz. Kadroların/aydınların azlığı ve bu kadrolara yönelik ağırlaştırılmış siyasi baskı, gözaltı ve tutuklamalarla bezdirme, sindirme ve “çökertme” harekâtı toplumsal alanda alternatif zeminlerin yaratılmasının önüne geçti. Bu tür öznel durumların yanı sıra son on yılda oluşturulan nesnel koşullar da bunda önemli bir etkiye sahip. Kürt kentlerinde ve kırsal bölgelerde halkın yaşadığı ağır ekonomik krizin yarattığı yüksek enflasyon istihdam sorunuyla birleşince “ekmek kavgası” daha fazla keskinleşti ve büyüdü, alternatif yapılar/oluşumlar bu süreçte ya devlet eliyle kapatıldığı ya da kalıcı bir forma dönüştürülemediği için bu tür yapısal sorunların toplumsal etkisinin büyümesinin önüne geçemedi. Böylece “toplumsal kurtuluş” (biz) üstünlüğü belli bir ölçüde “bireysel kurtuluş” (ben) anlayışına bıraktı ve ne yazık ki bu anlayış zamanla belli bir ölçüde de hegemonikleşti. Örneğin, o ağırlaştırılmış siyasal koşullarda HDP’nin Covid-19 salgınında başlattığı “kardeş aile kampanyası”[12] ve benzeri projeler önemli ve kıymetli olmakla birlikte, bu tür girişimler toplumsal alanda alternatif ve kalıcı formlara kavuşturulamadığında “yapısal” sorunların çözümünde sadece “pansuman” işlevi gördüler. Süreklileşememe sorunu ise siyasal projelerin inandırıcılığını ve güvenilirliğini büyük ölçüde sekteye uğratmaktadır. Lenin’in belirttiği üzere önemli olan bir toplumsal iradenin ve eylemin sürekliliğidir, istikrarıdır, etki düzeyi az da olsa o siyasal iradenin varlığını koruyarak devam ettirmesi halkın bu siyasal iradeye olan inancını pekiştirecektir ve devrimci deneyimlerin ve geleneğin aktarılmasına olanak sağlayacaktır[13]. Siyasi parti bağlamında Lenin şöyle der: “İddia ediyorum ki: 1 sürekliliği sağlayan istikrarlı bir önderler [biz “önderler” kavramını “organik aydın” olarak okuyalım] örgütü olmadan hiçbir devrimci hareket varlığını sürdüremez; 2 hareketin temelini oluşturan ve ona katılan halk yığınları mücadeleye kendiliklerinden ne kadar büyük sayıda sürüklenirse, böyle bir örgüte olan gereksinme o ölçüde ivedileşir, ve bu örgüt de o ölçüde sağlam olmalıdır” (s.153). Bir siyasi partiden farklı olarak farklı görüşlerden toplumsal kesimleri de içermeyi hedefleyen ve doğrudan yerelden inşa edilecek olan komünler, siyasi beyanların, teorik tartışmaların ya da kalabalık kongre ve toplantılardaki coşkunun yarattığı kısa süreli enerjiyle ayakta kalamaz, sürekliliğini sağlayamaz. Bu yüzden, Kürt hareketinin toplumsal sorunların çözümü doğrultusunda “demokratik toplumun” inşasının temelini oluşturacak “komün”lerin inşasına büyük önem vermeli ve bu komünleri en zor siyasal şartlarda dahi ayakta tutabilecek olan siyasal kadroları, organik aydınları yetiştirmeyi gündemine alması yerinde olacaktır. Birer organik aydın olan hareketin kadroları toplumsal alanda yaşanan “yapısal” ve “güncel” ağırlaştırılmış sorunları (ekonomik kriz, işsizlik, kadın katliamları, ekolojik kıyım, geleceksizlik, sokak temizliği ve güvenliği, uyuşturucu sorunu vb.) hesaba katarak, ulusal sorunu ve toplumsal barışı bu tür sorunlara eklemleyerek söylemlerini ve örgütsel formlarını inşa edemediği taktirde de bu komünlerin varlığı geceleyin kayan yıldızların yarattığı güzellik gibi anlık ve kısa süreli olacak ve “tutulan dilek” yerine gelmediğinde de zaman içinde toplumun bu siyasal projelere olan inancı zayıflayacaktır.
DEM Parti başından beri süreci toplumsallaştırmaya çalışmaktadır ve ne yazık ki bu ağırlaştırılmış toplumsal sorunlar da öyle “ha” deyince ortadan kalkacak sorunlar olmadığı için barışın toplumsallaşması sınırlı düzeyde kalmaktadır. Barış süreci bağlamında mevcut özne ve yapı diyalektiğini aşmak legal Kürt hareketinin tek başına yapabileceği bir şey değildir ve ittifak siyaseti de bunun için vardır. Son iki yıllık süreçte DEM Parti barış sürecini merkezine aldı ama bu siyaseti diğer siyasetlerle birleştirme ve onlarla bir çokluk oluşturarak süreci götürme noktasında eksik kaldı. Diğer muhalif partiler de Kürt sorunu konusunda özgün ve AKP/MHP’den bağımsız, Bahçeli’den daha “cesur ve ileri” bir siyaset ortaya koyamadıkları için onların çözüm sınırlarının içinde kaldılar, bu sınırın ötesine geçemediler. Bu yüzden mührü iktidara, AKP-MHP ittifakına kaptırdılar. Böyle bir siyasal iklimde dümeni elinde tutan iktidar yargı operasyonlarıyla bir taraftan eski ana muhalefet partisinin bölünmesine yol açacak olan politik hamlelerine devam etti öbür taraftan da barış sürecinde kendi politik çıkarlarını merkeze koyarak oldukça hantal adımlar attı. Bu çelişkili siyasi hamlelerle demokratik muhalefet güçlerini parçalamayı, kendisi karşısında güçlü bir demokratik blokun ortaya çıkmasını engellemeyi hedefledi. Özcesi, Kürt sorununu çözmeye yönelik muhalefet partilerinin inisiyatifsizliği, sürekli “sürecin takipçisi”/izleyicisi pozisyonunda kalmaları, DEM Parti’nin sınırlı düzeyde kalan ittifak siyaseti ve yeterli kadro sayısının eksikliği gibi nedenler birleşince şimdiye kadar yürütülen sürecin semeresi de bütün muhalefete kaldı.
Sonuç
Barışın her iki tarafını farklı motivasyonlarla harekete geçiren şey “sessizlik sorunu”dur.İktidarın meseleye nasıl yaklaştığının takipçisi ve denetçisi olarak ama toplum olarak da kendi barışımıza sahip çıkan “güdümlü eylemler” üreterek barışa sahip çıkabiliriz. Ve bu eylemin sınırlarını sadece akademik boyutla değil toplumsal alanın diğer boyutlarını da içerecek şekilde genişletilerek, gündelik ve kurumsal yaşamın farklı veçhelerine yayılması sağlanarak başarılı olabiliriz. Demokrasi ve barış bilinciyle ve 40 yıldır süren bir savaşı bitirmenin toplumsal sorumluluğuyla harekete geçerek ailesini, komşusunu, iş yerindeki sınıfdaşını, üniversitedeki, kahvedeki, parktaki, kafedeki arkadaşını “demokrasi ve onurlu bir toplumsal barış” doğrultusunda örgütleyerek ve aşağıdan doğru eleştirel bir kolektif irade ve inisiyatif geliştirilerek bu sessizlik aşılabilir. İktidar sahiplerinin lütfetmesiyle, “ısmarlamasıyla” değil. Eylemle, inanmakla, örgütlenmekle ve ittifaklarla aşılır, köşede süreci izleyeni sürece katmaklaaşılır. Eşitlik, özgürlük ve adalet gibi demokrasi de egemenlerin bize bahşetmeyeceği, lütfetmeyeceği bir şeydir ve unutulmamalı ki hak verilmez alınır. O zaman tekrar anımsamakta yarar var: Ya hep beraber ya hiçbirimiz! Ötesi lafı güzaftır.
DİP NOTLAR:
[1]Bloch, E. (2007). Umut İlkesi. çev. Tanıl Bora. İstanbul: İletişim Yayınları, 1.
[2] Gramsci, A., Forgacs, D., Hobsbawm, E., & Yıldız, İ. (2010). Gramsci kitabı: Seçme yazılar 1916-1935. Dipnot Yayınları.
[3] Bu bildiriden sonra birbiri ardına yayınlanan KHK’larla birlikte Barış Akademisyenlerinin ekmeklerine taş koyuldu, “kanlarında duş alacağız” denilerek toplumsal linçe, tehditlere maruz bırakıldılar ve ezilenlerin sesi olmaya çalıştıkları bir dönemde “sessiz ölüme” terk edildiler. Sonraki süreçte bazı Barış Akademisyenleri memleketin farklı illerinde bir araya gelerek endüstrileşen, akademik özgürlüğün kısıtlandığı ve iktidarın baskısı altında işleyemez hale getirilen üniversitelere alternatif olarak Dayanışma Akademileri’ni kurdu. İktidarın otoritesinin altında gün be gün gerileyen üniversitelere alternatif olan bu kurumlar üzerinden kaldıkları yerden mücadelelerine devam ettiler. Tabi bin bir zorlukla ki o zorluklar yakın zamanda aydın meselesinin gündeme oturmasıyla zorunlu olarak bazı Barış Akademisyenleri tarafından hatırlatılma ihtiyacı duyuldu. Bir örnek olarak bakınız: https://www.diken.com.tr/terorsuz-turkiye-surecinde-entelektuellerin-suskunlugu-uzerine/
[4]https://ilketv.com.tr/imrali-heyeti-uyesi-erol-ilke-tvye-konustu-baris-surecinin-kuramsal-boyutu-vurgusu/
[5]Bireysel düzeyde tabanda halkla doğrudan temas kuran kadroların tutuklanmasından tutalım da kurumsal düzeyde belediyelere kayyum atanarak yereldeki kamu kaynak ve hizmetlerinin demokratik ve eşitlikçi bir şekilde paylaşılarak halkla organik bağını korumayı ve geliştirmeyi sağlayan aygıtlarının ellerinden alınması ya da bu aygıtların borçlarla işlenmez hale getirilmelerine kadar çok yönlü ve çok düzeylibaskı ve izolasyon politikaları kastedilmektedir.
[6]https://www.demparti.org.tr/tr/ihlal-raporumuz-2015-yilindan-bugune-22-bin-818-partilimiz-gozaltina-alindi/17681/
[7]https://www.evrensel.net/haber/5998547/yok-ten-universitelere-surece-destek-cagrisi
[8]https://bianet.org/haber/cuma-hutbesinde-gundem-cerceve-yasa-istikbalimiz-kardesligimize-baglidir-322334
[9]https://artigercek.com/politika/milli-egitim-bakanligindan-surec-genelgesi-349776h
[10]https://vicdaniret.org/hdp-2014te-mgkda-kararlastirilan-cokturme-planinin-2-kismini-da-meclise-tasidi/
[11]https://t24.com.tr/yazarlar/murat-sabuncu/ahmet-sikin-aynasindan-yansiyanlar-kurt-ve-turk-genclerin-hukuktan-ozgurluge-ortaklasan-zeminleri,55344?_t=1788345059222
[12]https://www.hdp.org.tr/tr/kardes-aile-kampanyamizin-detaylari/14114/
[13] Lenin, V. I., & Erdost, M. İ. (2004). Ne yapmalı?: Hareketimizin canalıcı sorunları. Sol Yayınları.
Bu yazıya henüz onaylanmış yorum eklenmedi.