27 Şubat 2025 tarihinde PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ndan sonra, Kürtlerin statü sorununa ilişkin Türkiye devleti tarafından atılan ilk somut adım, dün itibariyle TBMM’de oylamaya sunularak ezici çoğunlukla kabul edildi. Kısa bir süre önce gündeme gelen çerçeve yasa ve içeriği, tüm eksiklerine rağmen ilk adım olması itibariyle Kürt hareketi ve Abdullah Öcalan’ın da onay vermesiyle, Türkiye siyasi tarihine sadece bir kanun numarasıyla değil, elli yıllık bir çatışmanın hukuki dilinin resmi olarak yeniden yazıldığı bir eşik olarak geçti.

TBMM Genel Kurulu'nda 467 kabul, 87 ret ve 7 çekimser oyla kabul edilen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” elbette kendi başına bir çözüm değil. Ancak bunu genel bir çözüm için küçük, bundan sonra gelecek olan adım ve hamleler için büyük bir adım olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır. Ya da başka bir deyişle, çözümün hukuki iskeletini oluşturmak adına atılmış olan tarihi bir adım olarak görmek gerekir.

Çatışma çözümü literatüründe bu tür düzenlemeler “çerçeve anlaşma” kategorisinde değerlendirilir. Şöyle ki, taraflar arasındaki asıl uzlaşmadan ziyade, o uzlaşmanın hangi kurumsal ve hukuki mekanizmalarla işletileceğini tarif eder. Bunu baştan söylemek, hem yasayı abartılı bir iyimserlikle karşılamamak hem de taşıdığı tarihsel ağırlığı küçümsememek için gereklidir.

Çerçeve yasa metnini iki farklı zaman ve söylem düzleminde okumak gerekebilir. Birincisi, devletin diliyle yazılmış, güvenlikçi kaygıyı merkeze alan, örgütsel yapının fesih ve silahsızlanmasının teknik ve hukuki tespitine dayanan resmi metin düzlemidir. İkincisi, bu metnin arkasında duran ve 2025 Şubat'ından bu yana işleyen, Abdullah Öcalan'ın çağrısıyla başlayan sürecin daha geniş siyasi-toplumsal düzlemidir. Siyaset bilimi literatüründe “eşzamanlılık sorunu” olarak adlandırılan bu ayrım, barış süreçlerinin en kritik kırılganlık noktasıdır. Güvenlik adımları ile siyasal-toplumsal reform adımlarının zamanlaması arasındaki uçurum, sürecin bütününün meşruiyetini belirler. Bu ayrımı gözden kaçırmak, devlet tarafında “mesele bitti” yanılsamasına, toplumsal düzlemde ise erken bir hayal kırıklığına yol açabilir. O yüzden tarafların barış ve savaşsız bir toplumun inşa edilmesindeki dinamiklerin gerekliliklerine dair attıkları adımlar, işlettikleri politikalar ve toplumla kurdukları ikna süreçlerinin olumlu-olumsuz dönütleri, çatışmasızlığın devamlılığını ya da çatışmaya tekrardan dönüşü güçlendirir. Dolayısıyla Kürt hareketi, sürecin başından beri meseleye şeffaf yaklaştı. Tabanını sürece hazırlamak için on binlerce insanla toplantılar yaptı ve ilk adımları atan taraf oldu. Nihayetinde devletin geciken adımlarının dahi sorumluluğunu üstlenerek Kürt toplumunun tüm eleştirilerine maruz kalan bu duruşun, önümüzdeki dönemde süreci ilerletmek adına verilecek emeğe ve mücadeleye referans olması gerekiyor.

Çerçeve yasanın ne getirdiği, ne getirmediği

Metnin hukuki mimarisi üç katmanlıdır. Birinci katman koşuldur. Yani yasanın işlerlik kazanması, PKK/KCK'ye bağlı yapıların fiili varlığına son verdiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesine ve bu tespitin Milli Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilip Resmi Gazete'de yayımlanmasına bağlanmış. Bu, yasanın kendisini bir sonuç değil, bir eşik-mekanizma olarak konumlandırdığı anlamına gelir. İkinci katman kapsam ve istisnalardır. Yani örgüt kurma, yönetme, üyelik, bilerek yardım ve propaganda suçları infaz erteleme kapsamına girerken, kasten öldürme suçları ile 1 Haziran 2005 öncesi ağırlaştırılmış müebbet gerektiren suçlar bu kapsamın dışında tutulmuş. Üçüncü katman ise sürenin kademelendirilmesidir. Yani 15 yıl ve altı cezalarda 5 yıllık, üzerindeki cezalarda 10 yıllık erteleme öngörülmüş, kararlara karşı iki haftalık itiraz yolu tanınmış.

Bu mimarinin bir siyasi anlamı var. Yasa koyucu, kamuoyuna ve özellikle milliyetçi tabana “af değil, koşullu erteleme” mesajını vermek zorunda kalmış. Nitekim yasanın gerekçesinde, düzenlemenin “af veya cezasızlık algısı oluşturmayacak şekilde” hazırlandığı özellikle vurgulanmış. Bu da sürecin en kırılgan noktasını gösterir. Yasa, siyasi bir uzlaşmanın ürünüdür ama dili büyük ölçüde ceza hukukudur. Ana dilde eğitim, yerel yönetimlerin yetki alanının genişletilmesi, siyasi yasakların kaldırılması ya da görevden alınan seçilmiş yöneticilerin yeniden görev başına dönmesi gibi başlıkların hiçbiri bu 12 maddede yer almıyor. Zaten bu yasaya dair süreç karşıtı olan klasik sol ve kimi Kürtler, tam olarak bunu eleştiriyorlar. Hatta Kürt hareketine saldırılarının gerekçesini buna dayandırıyorlar. Oysa, ne Kürt siyaseti ne de Türkiye devleti adına süreci yürüten inisiyatiften “Bu yasa, yürütülen sürecin ilk ve yegane yasası olacak. Koca Kürt meselesi sadece bu yasa ile ele alınacak ve her şey burada bitmiş olacak” gibi bir açıklama hiçbir zaman gelmedi. Çünkü bu yasa sürecin ilk adımı ve tutuklu/hükümlülerin, davası devam edenlerin veya geri dönüşlerin infaz sorunlarına ilişkin hazırlanmış bir yasadır. Kürtlerin siyasal, kültürel, toplumsal ve hukuksal haklarının ele alındığı bir yasa değil. Henüz o aşamada olmadığımızı bilmemiz gerekiyor. Bilmiyor olmamızın da normal görülmesi gerekir ki ilk kez böyle bir atmosferi yaşıyoruz. Çünkü daha önceki tüm diyalog ve müzakere süreçlerinde bu aşamaya dahi gelinmemişti. Kaldı ki çerçeve yasanın içerik olarak bir ihmal olmadığını, bir sıralama tercihi olduğunu da söylemekte yarar olabilir. Yasa koyucu, önce silahın ve örgütsel yapının ortadan kalkmasını hukuken güvence altına almayı, geniş anlamda demokratikleşme paketini ise ikinci bir faza ertelemeyi seçmiş olabilir. Tüm eksik, kullanılan jargon ve diğer özelliklerine rağmen, bu sürecin ve çerçeve yasanın Kürtlerin tamamen aleyhine bir niyetle hazırlandığı anlamına gelmiyor.

Tabii ki karşılaştırmalı siyaset literatürü bu tercihin risklerine dikkat çeker. “Önce güvenlik, sonra siyaset” sıralaması, tarafların karşılıklı güvensizliğini azaltmak yerine derinleştirebilir. Çünkü silahsızlanan taraf, elindeki tek somut müzakere kozunu, karşı tarafın henüz yasal bir taahhüt üstlenmediği bir aşamada devretmiş olur. Türkiye'nin kendi yakın tarihi de bu riski doğruluyor. 2009-2011 döneminde yürütülen görüşmeler ile 2013-2015 döneminde kamuoyunda “çözüm süreci” olarak anılan girişim, güvenlik ve siyaset adımlarının eşzamanlı ilerlememesi nedeniyle sürdürülebilir olmamıştı. Bu bakımdan çerçeve yasanın kabulü, nihai bir çözüm ilanından çok, ikinci fazın (anayasal ve siyasal reform fazının) hangi takvim ve güvencelerle geleceğinin belirleyeceği bir başlangıç eşiği olarak okunmalıdır.

Karşılaştırmalı örnekler

Silahlı çatışmaların parlamenter yollarla hukuki bir çerçeveye bağlandığı süreçlerde, meclislerden geçen çerçeve yasalar istisna değil, bir kuraldır. Aşağıdaki dört örnek, hem Türkiye'deki modelle benzerlik hem de ondan ayrışma noktalarını göstermesi bakımından öğreticidir olacaktır.

- Kuzey İrlanda (1998): Good Friday / Belfast Anlaşması'nı iç hukuka geçiren Northern Ireland Act, Birleşik Krallık Parlamentosu'nda kabul edildi. Kritik fark, güvenlik maddeleriyle eşzamanlı olarak güç paylaşımlı özerk yönetim, insan hakları komisyonu ve toplumlar arası eşit temsil mekanizmalarının da aynı yasal pakette düzenlenmesiydi.
- Güney Afrika (1995): Promotion of National Unity and Reconciliation Act, parlamentodan geçerek Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu'nu kurdu. Model, cezai erteleme yerine kamuya açık yüzleşme ve şartlı bağışlama ilkesine dayandırıldı. Şiddetin siyasi zeminini kamusal hafızada kayıt altına almayı hedefledi.
- Endonezya & Açe (2006): Helsinki Mutabakatı'nın ardından Endonezya Parlamentosu'nun kabul ettiği Law on the Governing of Aceh, genel af ile birlikte bölgesel siyasi partilerin kurulmasına, geniş bir özerk yönetime ve doğal kaynak paylaşımına izin verdi. Silahsızlanma, siyasi temsil hakkıyla aynı yasada birleştirildi.
- Filipinler & Bangsamoro (2018): Bangsamoro Organic Law, Filipinler Kongresi'nde kabul edilerek MILF ile yürütülen barış sürecini bölgesel özerk hükümet statüsüne dönüştürdü. Silah bırakma, aşamalı bir bölgesel yetki devriyle eşleştirildi.

Bu dört örneğin ortak paydası, güvenlik ve silahsızlanma maddeleriyle siyasi temsil ve özerklik maddelerinin aynı yasal pakette ya da ona çok yakın bir zamanda çıkarılan ikinci bir yasada hayata geçirilmiş olmasıdır. Kolombiya'da 2016 barış anlaşmasının kongreden geçen uygulama yasaları dahi geçiş dönemi adaleti, kırsal reform ve siyasi katılım maddeleriyle birlikte paketlenmişti. Türkiye'deki çerçeve yasa, bu bakımdan uluslararası örneklerin sadece ilk fazına (güvenlik ve infaz fazına) karşılık geliyor. Sürecin uluslararası emsallerden ayrışan en kritik noktası da şudur: Demokratikleşme paketinin nasıl ve ne zaman geleceği hala belirsizdir. Ayrıca yasal bir taahhüde de bağlanmamış durumdadır.

50 yıllık çatışmanın örtük hali: Toplumsal çürüme

Çerçeve yasa, esas itibarıyla görünür genel şiddetin sona erdirilmesine odaklanan bir hukuki mekanizmadır. Oysa 50 yıllık bir çatışma sürecinin bıraktığı hasar, can kaybı ve maddi yıkımla ölçülebilecek bir şey değildir. Sosyolojide “toplumsal çürüme” kavramı, bir toplumun kurumlarına, birbirine ve geleceğine dair güveninin aşınması, gündelik hayatın gayriresmi ve çoğu zaman şiddete dayalı iktidar ilişkileriyle yeniden düzenlenmesi sürecini tarif eder. Durkheim'ın anomi kavramından yola çıkarak, uzun süreli çatışma ve devlet şiddetinin toplumları sadece yoksullaştırmadığını, bunun yanı sıra onların içsel dayanışma ve güven kapasitesini de aşındırdığını görüyoruz. Türkiye'de ve özellikle Kürdistan'da bu çürümenin izleri, çatışmanın kendisinden çok daha kalıcı bir toplumsal miras bırakmıştır.

Kürdistan'da çürümenin somut görünümleri

‘90’lı yıllardaki köy boşaltmaları ve zorunlu göç, kırsal bölgelerdeki geleneksel üretim ilişkilerini ve toplumsal denetim mekanizmalarını büyük ölçüde tahrip etti. Bunun yerini kentlerin çeperinde biriken, ekonomik olarak güvencesiz ve siyasi olarak görünmez bir nüfusa bırakmış oldu. Bu boşluk, zamanla kriminal suç ağlarının, kayıt dışı ekonominin ve özel savaş döneminden kalan devletle bağlantılı enformel güç yapılarının doldurduğu bir alan haline geldi. Bu yapılar, çatışma bittiğinde otomatik olarak ortadan kalkmaz. Tersine, PKK’nin geri çekilmesiyle birlikte boşalan yerel güç boşluğunu doldurma potansiyeli taşırlar. Bu nedenle, çerçeve yasanın öngördüğü silahsızlanmanın, bu tür paralel yapıların tasfiyesiyle eşzamanlı yürütülmemesi, çatışma sonrası dönemin en büyük risklerinden biridir. Karşılaştırmalı literatürde bu olgu “çatışma sonrası suç ekonomisi” başlığı altında incelenir.

Onarım için çerçeve: Üç öncelik alanı

Toplumsal çürümenin giderilmesi, tek bir yasayla ya da kısa vadeli bir siyasi kararla mümkün değil. Kurumsal, ekonomik ve söylemsel düzlemde eşzamanlı yürütülmesi gereken uzun soluklu bir onarım sürecidir. Bunun üç öncelik alanını öne çıkmakta fayda var.

Birincisi, güvenlikle bağlantılı enformel güç yapılarının şeffaf biçimde tasfiyesidir. Silahsızlanma sadece PKK/KCK'ye bağlı yapılarla sınırlı kalırsa, geride kalan güç boşluğu yeni ve denetimsiz aktörler tarafından doldurulabilir. Bu nedenle, çatışma döneminde ortaya çıkan yerel kriminal suç ve enformel güç ağlarının bağımsız adli ve idari mekanizmalarla soruşturulması, sürecin güvenlik boyutunun tamamlayıcı ve ihmal edilemez bir parçası olarak ele alınması gerekir.

İkincisi, yerel ekonominin kayıt dışılıktan ve dışa bağımlılıktan çıkarılmasıdır. Onlarca yıldır çatışma ekonomisine ve düşük yoğunluklu istihdam biçimlerine bağımlı hale gelmiş bölgelerde, üretken ve sürdürülebilir bir yerel ekonomik yapının kurulması, bir kalkınma meselesi olmaktan çıkar ve bir güven inşası olarak addedilmiş olur. Çünkü ekonomik güvencesizlik, enformel ve şiddete dayalı güç ilişkilerinin en verimli üreme zeminidir.

Üçüncüsü, kamusal dilin ve kolektif hafızanın onarılmasıdır. 50 yılın ürettiği karşılıklı  savaş dilinin aşılması, sadece resmi söylemin değişmesiyle sağlanamaz.  Çünkü sivil faşizm, nicelik olarak azımsanmayacak bir nüfusa sahiptir. Dolayısıyla savaş dilinin aşılması eğitim, medya ve akademik alanda Kürtler başta olmak üzere tüm gadre uğramışların (devletin sorumluluğu dahil) açık biçimde tartışabildikleri bir kamusal alanın oluşmasıyla mümkündür. Kutuplaşmayı besleyen basitleştirilmiş anlatıların yerini, toplumun farklı kesimlerinin kendi deneyimlerini tanınır kılabildiği çoğulcu bir hafıza siyasetine bırakmasını gerektirir.

Bu üç alan birbirinden bağımsız değildir elbette. Güvenlik boşluğunun doldurulmaması ekonomik onarımı imkansız kılar, ekonomik güvencesizlik ise kamusal güvenin yeniden inşasını engeller. Çerçeve yasanın başarısı, nihayetinde sadece silahların susmasıyla değil, bu üç alanda eşzamanlı ilerleme kaydedilip kaydedilmeyeceğiyle ölçülecektir.

Toplumsal düzlemdeki öncelikler

Yukarıda tarif edilen bilhassa çürüme tablosu, Kürt hareketinin önündeki gündemi de yeniden tanımlıyor aslında. Çerçeve yasanın kabulüyle birlikte Kürt siyasi hareketinin önündeki asıl risk, artık devletin adım atmamasına ilaveten, kendi toplumsal tabanındaki beklenti asimetrisi ve politik retorik üretmenin metodolojisini oluşturabilmektir. 50 yıllık bir mücadelenin sembolik ve maddi yükünü taşımış bir toplumun, “çatışma bitti ama gündelik hayatta somut hiçbir şey değişmedi” algısını giderecek olan Kürt siyasetidir. Bu algının nedenleri, beslendiği dinamikleri, neden böyle bir algının olmaması gerektiği bilincini yaratabilmek önemlidir. Bunu da genel mücadelenin bir gereği ve momenti olarak nitelemek çok daha önemlidir. Buna olması gerektiği kadar yatırım yapılmaması durumunda, devletin geçmişteki inkarcı tutumu kadar aşındırıcı bir toplumsal enerji kaybına yol açabilir. Bu nedenle Kürt hareketinin önümüzdeki döneme dair stratejisinin, sadece devletle sürdürülecek müzakereyle sınırlı kalmayacağı, kendi toplumsal tabanıyla yürüteceği bir beklenti yönetimi ve anlam inşası çabasına da eşit ölçüde yatırım yapacağını gösteriyor.