Devlet, tarih boyunca siyasal, toplumsal, iktisadi, psikolojik vb. birçok siyasal olayın merkezinde yer almasına rağmen üzerinde ortaklaşılan bir tanıma sahip olmadı. Bu sahip olamama durumu, belki de kudretinin sınırsızlığına dair algılar üretilmesine neden oldu. Ya da belki de bir tanıma sahip olamadığı ölçüde kudret sağladı.

Devlete yaklaşım farklılıklarını serimlemek bu çalışma açısından mümkün değildir. Fakat ana hatlarıyla bu farklılıkları ortaya koymak gerekirse şunlar denebilir: Öncelikle Cemal Baki Akal’ın tespitiyle devlet: “…kavramsal açıdan, insanlar onu düşünebilmeye başladıktan sonra var olabildi.” Bir görüşe göre, hemen her tarihçi ve devlet kuramcısı için devlet, insanlık tarafından kurulmuş en önemli siyasal gerçekliktir.

Devlet tanımlarına gelince… Marksist tartışmalarda devlet, burjuvazinin proletarya üzerindeki tahakkümünün aracı olarak görülmektedir. Karl Marx ve Friedrich Engels Komünist Manifesto’da “Modern devlet erki, tüm burjuvazinin müşterek işlerine nezaret eden bir komiteden ibarettir” diyerek sınıfsal bir bakışla modern devleti burjuva sınıfının tahakküm aracı olarak yorumlamaktadır. Marx ve Engels’in devlet analizinin izini süren Nicos Poulantzas gibi Marksist düşünürler devletin salt sınıflar arası bir tahakküm aracı olmasına değil, aynı zamanda göreli özerk niteliğine de vurgu yapar. Böylece Marksistlerin devlete yüklediği işlevselci açıklamaları yapısalcı yorumla genişletirler.

John Holloway’e göre devlet “... sadece bir kurum veya bütün toplumlara mahsus bir olgu değil, tarihsel olarak belirlenmiş geçici bir ilişki biçimidir.” Sonuç olarak devlet sadece bir araç olarak tartışılamaz veya ideolojik, kitleleri bütünleştirici, baskıcı ve benzeri araçların bir araya geldiği bir yığına indirgenemez. Öte yandan devlete işlevselci ve araçsalcı yaklaşımlar yerine felsefi ve teolojik pencerelerden de bakıldığı gözlemlenebilir. Örneğin, Marcel Gauchet devletin kökenlerine dair soruşturmasında devlet sorununun anahtarını “din olgusunun derin köklerine yakın bir yerde arar.” Nitekim René Lourau’nun şu cümlesi teolojik ve felsefi pencerenin ardına kadar açılmasına işaret eder: “Teoloji için Tanrı neyse siyaset bilimi için de devlet odur.” Buradaki teolojik ve felsefi soruşturma devlete atfedilen aşkınlığı ortaya koyar.

Modern devletin rasyonel temellerine işaret eden teorisyen Max Weber’dir. Sosyolojik bakış açısı ile devletin fetişleşmek ve aşkınlaşmaktan kurtulmasını sağlayan Weber, devleti meşru güç tekelini elinde bulunduran, rasyonel ve her yerde bürokratikleşen bir yapı olarak tasvir eder. Böylece yönetme potansiyel ve kabiliyetine vurgu yapar. Bu yönetme kabiliyeti, güç kullanmayı meşruluk zemini bellemektedir. Böylece bir nüfusun yönetimini ve iktidar üretimini normalleştirmektedir.

Devlet yönetirken hangi pratikleri sergiler? Pierre Bourdieu devlet analizinde bu sorunun cevabını arıyor gibi görünmektedir. Weber’in fiziksel şiddet tekeli olarak devlet tanımlamasına bir ek yapar ve sembolik şiddet tekeli olarak devletin tanımını genişletir. Devleti bir alan olarak tanımlayan Bourdieu’ye göre devlet bu alanda bizleri ölçer, kodlar ve kimliklendirir. Böylece bireyler birer devlet icadı olarak ifade edilmektedir.  Bu düşünce hattında değerlendireceğimiz James C. Scott’a ait bir başka görüşe göre devlet, tebaası üzerindeki kontrolünü toplumsal düzenlemeler yaparak, ölçeklendirerek, ölçü sistemleri kurarak, kaydederek sağlar. Öyle ki “her ölçüm eylemi iktidar ilişkileri oyunu tarafından işaretlenen bir eylem” olarak ifade edilir.

Bu kısa özetten anlaşılabileceği gibi devlete yaklaşımı çok farklı şekillerde ele almak mümkündür. İdeolojik-politik lenslere göre bir devlet tanımı yapılabildiği gibi somut durumlara göre de değerlendirme yapılabilir. Devlet kendi etki alanından daha az bir kudrete sahip olarak da gösterilebilir. Olduğundan daha fazla anlamlar yüklenerek de tanımlanabilir.

Tüm bunların yanında denebilir ki devlet, tarih boyunca ve bundan sonrası dahil olmak üzere hiçbir zaman kadir-i mutlak bir güç merkezi olmayacak. Bilakis, tarihi ve geleceği hep içsel gerilimler, dışsal zorlamalarla birlikte yazılmaya devam edecek. Fakat bu gerçeklik, onun an’a, gidişata, konjonktüre müdahale etme kapasitesine halel getirmiyor. Hatta bu kapasitenin dinamiklerini ele veriyor. Dolayısıyla devleti, kendinden menkul bir şekilde, paranteze alarak incelemek mümkün değildir. Devlet, birçok şeyle birlikte düşünülürse kendisini resmetmek mümkün hale gelir. Bu yönüyle devlet, en çok dünya-tarihsel sistem, sermaye ve toplumla ilişkilidir. Bu, devleti biricik yapmaz ama anlam çerçeveleri üretmemiz için önemli girdiler sağlar.

Bu makale devleti iktisadi alanla kurduğu ilişki üzerinden kritize etmeye çalışmakta, neoliberalizmin devlete yönelik iddialarıyla gerçeklik arasında sınamalar kurarak değerlendirmeye çabalamaktadır. Dolayısıyla devlete ne ontolojik kudretler üzerinden ne de işlevselci-fonksiyonalist bir bakış açısıyla yetinilerek bakılacaktır. Bilakis devlet, neoliberal iddia ile birlikte düşünülecek; iktisadi alana dahiliyet kapsamında tabiiyetlerin üretilmesinde oynadığı rollere dikkat çekilecektir.

Neoliberalizm ve Devlet: İdeoloji Yanılsaması

1970’li yıllar refah devletinin krizde olduğu, dünyada devrimci-sol rüzgârınsert şekilde estiği bir dönemin devamıdır. Bu dönemde kapitalist modernite güçleri, içerisinde bulunulan krizden çıkmak ve rüzgârı tersine çevirmek için yeni bir ekonomi-politik düzleme geçmeye karar verdiler. Bu düzlemin adı neoliberalizm idi. Kapitalist dünya-tarihsel sisteminin devamı için başvurulan neoliberal politikalar refah devleti formundaki tıkanmayı aşmanın arayışıydı. Bu arayış kendisiyle birlikte çok sayıda teorik-politik iddiayı taşıyordu.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, neoliberalizm salt bir iktisadi program veya siyasal bir doktrin değildir. Neoliberalizm kapitalist modernitenin devamı için devreye konan bir rasyonalite biçimi, normlar bütünü, siyasal bir mantık, iktisadi bir perspektif; toplumu, nüfusu, bireyi kuşatan bir hegemonya tasarımıdır. Dolayısıyla tanım düzeyinde neoliberalizm ne salt iktisadi alana sıkıştırılabilir ne de aşırı soyutlaştırılıp yaşamsal etkileri görünmez kılınabilir. 

1970’lerle birlikte neoliberal siyasal akıl, hızlıca her yere yayılmaya başladı. Her biri kendine özgü biçimler almak ve farklı yöntemlerle uygulanmak üzere küresel bir fenomen haline geldi. Küresel fenomen haline gelme sürecinde finansallaşma ve borç ilişkisi kurma öne çıktı. Nitekim sadece 1980 ile 2000 yılları arasında IMF ile borç anlaşmaları yapan Türkiye, Hindistan, Brezilya, Arjantin, Meksika, Peru, Filipinler, Rusya ve Kore gibi ülkeleri dünya haritasında işaretlediğimizde küresel fenomenin oluşumu net şekilde görülebilir.

Neoliberal iddiada, refah devletinin eleştirisi devlet ile iktisadi alan arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamaya davet ediyordu. Bu iddiaya göre devlet, iktisadi alandan çekildikçe fayda maksimize oluyordu. Görünmez el, piyasayı düzenliyor; devlet müdahalesi piyasada bozucu etki yaratıyordu. Bu iddia neredeyse bir inanç düzeyinde savunuluyordu. Bu inançla birlikte neoliberal politikalar esas alınarak devletin dağıtım mekanizmaları ve gelir-servet düzeltici nitelikleri birer birer budandı. Kamusal hizmet üreten kurumlar özelleştirildi. Kamu, mülksüzleştirildi. Devlet, refah ve geçim ürettiği tüm alanlardan dışlandı.

Bu inanç düzeyindeki iddia elbette ki, orta ve alt sınıflara dağıtım sağlanan alanlar ve genel nüfusa verilen desteklerin budanmasını içeriyordu. Yoksa devlet, kar üreten, sermaye birikimini sağlayan, birikim için yeni yollar ve zeminler sunan alanlardan hiç çekilmedi. Dolayısıyla karşı karşıya olduğumuz durumda biraz da neoliberal ideolojinin bir yanılsama üretmesi üzerinden şekillendi. Tıpkı Karl Marx’ın Alman İdeolojisi eserinde ifade ettiği gibi, buradaki ideolojik bakış da bir baş aşağı etme durumu taşımaktadır. Bu ideolojik bakışa göre devlet iktisadi alandan elini ayağını çekmelidir ama bir şartla: Sermayenin çıkarına olan iş ve işlemlerde bu alanın içinde kalmaya devam etmelidir.

2008 Krizi: Gerçeğin Sahnesi

Önce 2000’lerdeki dot.com krizinde devletin piyasalara elindeki tüm araçlarla müdahale etmesiyle ortaya çıkan bu yanılsama, 2008 Mortgage kriziyle artık gün gibi açığa çıktı. Neoliberalizmin inanç düzeyinde sarıldığı iddia, tüm yanılsama odaklarıyla birlikte 2008’de çöktü. Devlet sahneye çıkmadı, bilakis daha güçlü şekilde sahnedeki varlığını konsolide etmeye başladı. Nitekim burada devlet müstakil şekilde karar alıp bunu sağlamadı, söz konusu iddiayı inanç düzeyinde savunanlarca da özellikle davet edildi.

Bu davetle birlikte devletin etkinliği arttı. Bu etkinlik elbette ki krizden etkilenenleri, ezilenleri, yoksulları, işsizleri değil, “batamayacak kadar büyük” denilen şirketleri kurtarmak üzerine şekilleniyordu. Bu şirketlerin batık maliyetleri nüfusun geneline yayılarak krize müdahale ediliyordu.

Bu müdahale hem bir “kurtarma operasyonu” hem sermaye birikimine yeni yollar açma arayışı hem de “doğalında” toplumu daha fazla tabi hale getirme müdahalesiydi.

Peki, daha fazla tabiiyet nasıl üretiliyordu?

2008 krizine cevap olarak ülkeler hızla parasal genişleme yoluna başvurdular. Piyasadaki para dolaşımını arttırmak suretiyle krizle baş etmeye çalıştılar. Bu da daha fazla kredi, daha fazla borçlu insan üretmek demekti. Tabiiyet tam burada ortaya çıkıyordu.

Borç ve Tabiiyet

Neoliberalizm devletin bizatihi dahiliyle finansallaşmayı derinleştirdi, borçlandırılmış insan sayısı ve borç miktarını arttıracak bir hamleyle krize cevap verdi. Böylece bir yandan tüm nüfusu finansal olarak içermeyi amaçladı diğer yandan ise her bir kişiyi finansallaşma oyununun bir öznesi olarak tanımladı. Yani tabiiyeti hem nüfusun genelini hedef alarak kurguladı hem de tek tek bireyleri borçlandırarak yeniden üretmek istedi.

Bu müdahaleler neticesinde ortaya yeni bir insan tipi çıktı. Bu insan tipi kapitalist modernitenin homo-economicusu içerisinde yer alan neoliberalizme özgü bir insan tipidir: Homo-debitor, yani borçlu insan.  Borçlu insan, artık genele yayılmış ve politik ekonomi içerisinde anlamlı hale gelen bir öznelliktir. Lazzarato “homo-economicus”un bu özel biçimine

“homo-debitor” (borçlandırılmış insan) der. Ona göre: “Borçlandırılmış insan doğumundan ölümüne kadar, kendisine tüm hayatı boyunca eşlik edecek bir alacaklı-borçlu iktidar ilişkisine tabidir.”

Devletin homo-debitor ile ilişkisinin iki sureti vardı. Birinci suretinde devlet, finansallaşmanın derinleşmesini sağlayan yasal adımları atma, finansallaşma politikaları kapsamında kurumsal düzenlemeler yapma, para basma suretiyle arzı arttırma işlevlerini yerine getirdi. İkinci suretinde ise devlet, borcunu ödemeyene dönük devletin zor aygıtlarıyla cezalandırma ve/ya caydırıcı olma yönünde fonksiyon sağladı. Yani hem dahil etme hamlesi hem de cezalandırma tehdidi aynı anda devreye konarak tabiiyet üretiliyor. Devlet böylece piyasa yapıcı pozisyonunu ortaya koyuyor.

Devlet önce finansallaşmayı derinleştirerek yeni öznellikler üretiyor. Bu öznellikler üzerinden iktidar ilişkilerini var ediyor. Bu ilişkileri yayarak tabiiyetler üretiyor. Dolayısıyla bir yandan sömürünün diğer yandan sermayenin yeniden üretilmesinin ve belki de en önemlisi toplumun-öznenin kurulmasının faili haline geliyor. Nihayetinde 2008 krizi ve kapitalist modernite güçlerinin bu krize verdiği cevaplar neoliberalizmin yanılsama üreten iddialarına karşı gerçeğin bir kez daha sahnelenmesini en açık haliyle gösterdi. Fakat devlet kendini konsolide ederken en temelde sermayeye can simidi attı, finansallaşmayı derinleştirdi, borçlandırmayı yaydı ve böylece yeni öznellikler ve tabiiyetler üretimine neden oldu.

Nefes Borularını Açmak: Borç Komünü mü?

Devlet, dahil olduğu her denklemde toplumu zapturapt altına almaya çalışıyor. Öznellikler üreterek tabiiyetleri mümkün hale getiriyor. Nitekim devletin neoliberal dönemde denklemde bulunması iktidar üretiminin ve dolayısıyla tabiiyetlerin artmasına neden oldu.

Finansallaşmayı derinleştiren devlet, bu alana daha fazla toplumsal kesimin dahiliyeti mantığına dayanıyordu. Geliri 0 TL ile 2000 TL arasında olanların toplam borçlulara oranına bakıldığında borcun alt sınıflara doğru yayıldığını çarpıcı şekilde görebiliriz: “2005 yılında %20 ile başlayan bu oran 2009 yılında üç buçuk kat artarak %70’leri bulmuştur. Bu (…) bir anlamda hane halkı borcunun artması, yoksulların borçlandırılmasına tekabül eder.”

Yani önceleri devletleri, sonra şirketleri, sonra üst ve orta sınıfları finansallaşmaya dahil eden bu siyasal akıl, en sonda da toplumun en az geliri olan kesimlerini, en dışarıda bırakılan kesimlerini finansal içerme politikalarının muhatabı haline getirmekteydi.

Bu kapsamda finansallaşma ve borçlandırma genele yayıldıkça, toplumun nefes boruları tıkanmaktadır. Veronica Gago ve Luci Cavallero’nun saha çalışmasıyla destekleyerek kaleme aldıkları “Borcun Feminist Reddi” adlı eser bu tıkanmayı kadınların borçlandırılması (ki kadınların finansallaşmaya dahili ve borçlandırılması kapitalist modernitenin iktidar üretiminde özel olarak incelenmesi gereken bir konudur) üzerinden şahane şekilde okumaktadır. Buna göre kadınlar finansal sisteme çekilerek borçlandırıldı ve tabiiyetleri derinleştirildi. Günün sonunda kadınlar için yaşam daha zor hale geldi. Bu duruma karşı kadınlar örgütlenerek arkadaşlarının borçlarını ödeme ve onları içerisine girdikleri derin tabiiyet ilişkilerinden kurtarma yönünde çalışmalar yürüttüler.

Borcun nefes borularını tıkayıcı gerçekliği ve tabiiyet üreten doğası topluma karşı devleti, ezilenlere karşı sermayeyi, halka karşı oligarşiyi güçlendirmeye yaramaktadır. Bu yönüyle toplumun nefes borularını açmak, tabiiyet katmanlarını azaltmak ve sermayeye karşı demokratik-eşit-adil yaşamı inşa etmek için borç komünleri düşünülebilir mi sorusu etrafında düşünmeye ihtiyaç var.

Sonuç

Devlet kendisini toplumsal varoluşun ilkesi olarak gösterip genelin temsilciliğine soyunmaktadır. Oysa kapitalist modernite çağında devlet, kendisini ilke olarak ifade etse de gerçekte potestas (uygulama/yapma-etme gücü) olarak belli sınıfların, zümrelerin, oligarşik yapıların çıkarını esas almıştır.

Devletin karşısında sadece işçi sınıfı değil, egemenlik dışı bırakılan kadınlar, farklı kimlik ve kültürler vb. birçok toplumsal kategori yer almaktadır. Bunların komünler zemininde bir araya gelmeleri ve somut sorunlara-somut çözümler üreterek yaşama dahil olmaları önümüzdeki dönemin sadece “mikro çözümler” fantezisine dayanan bir çerçevede değerlendirilmesini değil aynı zamanda bu fanteziyi de gerçekle örtüştürecek şekilde bir devrimci zeminin inşası üzerinden şekillendirmeyi sağlayabilir.


Yararlanılan Kaynaklar

•  Gago, V., &Cavallero, L. (2022), Borcun Feminist Reddi, Çev. B. Tanrısever, İstanbul: Otonom Yayıncılık.
•  Kılıç, H. (2023), Devlet ve Borçla Yönetmek, 2002-2020, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
•  Marx, K., & Engels, F. (1992), Alman İdeolojisi, Çev. Sevim Belli, Ankara: Sol Yayınları.
•  Lazzarato, M. (2014), Borçlandırılmış İnsanın İmali: Neoliberal Durum Üzerine Deneme, Çev. M. Erşen, İstanbul: Açılım Kitap.
•  Bayhan, Z. (2011), Demokratik, Ekolojik, Cinsiyet Özgürlükçü Paradigma: Başka Bir Dünya Var!, İstanbul: Belge Yayınları. 
•  Akçay, Ü. (2019), “Türkiye’de Neoliberal Popüzlim, Otoriterleşme ve Kriz”, Toplum ve Bilim Dergisi, Sayı: 147, 46-71, İletişim Yayınları, İstanbul.